Mayıs 13, 2012

yarın hiç gelmeyecek gibi hissettiğin olur

       yanında iyi gider:  http://www.youtube.com/watch?v=2iTxSl70fJU

       bazı sabahların yavaş başladığı oldu mu hiç hayatında? gözlerin acır öyle sabahlarda. ahh o midene yerleşen on yüz bin milyon baloncuk... teker teker hücum eder vücuduna.
       öyle sabahlar yaşıyorum bugünlerde. gözlerimi asla açmak istemediğim sabahlar gözlerimi en az kapatabildiğim gecelere sahipken üstelik. 
       yanımdan insanlar geçiyor. ben yürüyorum. ama ayaklarım benim değil. insanlar konuşuyor, bense onları tamamlıyorum. ama o ses benim değil. insanlar bana bakmak istiyor, bense gözlerimi kaçırıyorum. gözlerim kimseyi görmek istemiyor.
       o şarkıyı her mırıldandığım an bütün baloncuklar fokurdamaya başlıyor. ama bu sefer midemde değil. kimi nefes borumda, kimi ciğerlerimde, kimi göz bebeklerimde, kimi kalbimde, kimi beynimin içinde... hiçbirinin birbirinden haberi yok sanki, farklı ezgilerle fokurdamaya devam ediyorlar içimin bi' yerinde. "bütün bu baloncukların eski yerini bilen, onları toparlayıp eski yerine koyacak güç nerede?" diyorum. en yakın seslerden biri cevap veriyor. "içindeki bütün bu baloncukların dağılmasına sebep olan ve onların o şekilde fokurdamasına göz yuman güç hayatından çıkmaya karar verdi, bunu kabullenmelisin artık!" 
       acıyor... o andan itibaren yavaş geçen sabaha inat hızlı geçiyor duygularım. yorgunum... serçe parmağını apansız sehpaya vurmak gibi bi' şey bu. acısının çok kısa bi' sürede geçeceğini bildiğin halde sana hissettirdiği en derinlerde...
       bazı gecelerin yavaş başladığı oldu mu hiç hayatında? uykuna acırsın öyle gecelerde. ahh o içine dağılan on yüz bin milyon baloncuk... elbet patlayacaktır, üzülme.





Mayıs 11, 2012

bazı masallar denizde olur

her masal mutlu sonla bitmezdi ve kimi masalın başı da güzel değildi. 
okuyanın sesinden midir bilinmez o masal sayesinde teslim olurdun uykuya.kahramanı ölmüş, iyi duyguların hiç birinin yer almadığı, pastadan evlerin olmadığı, her yerde kötü kalpli cadının kahkahalarının duyulduğu, prensesin o derin uykusundan uyanamadığı simsiyah denizde geçse de bu masal duymak isterdin her gece. içindeki hüzün çekerdi seni.
hüzün de huzur verirdi kimi zaman öyle işte...

Mart 05, 2012

insana insan gerek hani kimi zaman



üçüncü cemre düştü bugün toprağa…  bir insan selamladı beni, bir insana selam verdim. bir insan anlamadı beni, bir insana sitem ettim. bir insan kızdı bana, bir insana sinirlendim. bir insan huzur verdi, bir insanı dinledim. bir insanı güldürdüm, bir insanla güldüm. bir insan yakındı bana, bir insandan uzaklaştım. bir insan için önemliydim, ben de bir insan önemsedim. bir insan gözümün içine bakarak konuştu, ben bir insanı can kulağıyla dinledim. bir insan adımı andı sürekli, ben bir insanı konuştum herkese. bir insan bencildi, bir insana bencildim. bir insan özledi beni, bir insanı özledim. bi’ toprağa düşen cemre vardı bi’ de topraktan gelen insan neticede. ve gökten üç insan düştü bugün içime… elma tadı vardı dilimde, elma kırmızısı gözlerde... 

Ocak 29, 2012

ajandamdan dipnot iki



‘karşıdan karşıya geçerken yoldan gelen araba durup durmamaya, yaya da geçip geçmemeye karar veremediğinde oluşan tereddüt atmosferinin ardından, önce her ikisinin de geçmeye, sonra her ikisinin de durmaya davranması üzerine her iki tarafın yaşadığı yarı şaşkınlık yarı öfke hali.’



oldum olası yarım haller hep korkutur beni. mazharfuatözkan'dan " tam ortasındayım"  ı söylemeye başlar içimdeki o korku, sonra yarımlar biter. insanlar paylaşamaz olur. bunun adına da derler ikilepsi... önce ikilemde kalır insan. sonra seçer. sonra seçtiğine yanar. diğerini seçer. sonra ona da yanar. birey tüm bu yanmalarda yarı öfke yarı şaşkınlık halinde ataklar geçirir. bunlar genelde minör atak olarak nitelendirilir. yapılması gereken tek şey "o piti piti karamela sepeti" ni söylemektir.

Ocak 10, 2012

zeytinyağlı yaprak sarma


bi' tencere zeytinyağlı yaprak sarması

limonu yerinde, ekşisi bol, pirinci pişmiş, yaprağı taze...

bütün bir hikayenin içine sığdığı bi' tencere zeytinyağlı

özetle...

Ocak 01, 2012

ikibinoniki geldi, alkış!

Güneş gözüme çarpmıyordu. Uyanmak zor gelir öyle günlerde. Uzun süre kaldım yatağın içinde. Senenin son gününü bu dikdörtgen, yumuşak şeyin içinde geçirsem ne olur ki diye düşündüm. Aldım kucağıma bilgisayarı. Başladım “Evde tek başına” yı izlemeye.  Uyku mahmurluğu geçince kalktım. Bir kahvaltı yaptım öğle yemeği yemem gereken zaman diliminde.
Ardından gözy ve sedy ile alınacaklar listesi hazırlandı. Alışverişe çıkıldı. Maymun iştahlığın vermiş olduğu açgözlülükle bir kutu zeytinyağlı yaprak sarması alındı. Fiyatına bakılmadan üstelik. Sonrasında güzel ve doyurucu bir akşam yemeği vardı. Ardından hazırlıklar başladı. Durmadan yemeler, içmeler…
Keyifli anların vazgeçilmez komedileri olmazsa olmazlarımızdı.  Avrupa Yakası’nın unutulmaz sahneleri, How I Met Your Mother’ın defalarca izlenilesi bölümleri ve “But Am” repliği… Yılbaşı klasiği olan Tombala oyununu da oynadık üstelik.  “ Victoria Secret Defilesi geliyor alkış!” diyerek yeniden eğlence başladı. Yemeler içmeler hala durmadı.
Yılbaşına girmeye yakın televizyon ekranlarında aradık durduk bir dansöz gösterisi. Ahh o çocukluğumuzdaki yılbaşı eğlence programları… Nesrin Topkapılı günler… Az biraz Ümit Besen eşliğinde melankolik haller bulaştı üzerimize.  Yeni seneye dokuz dakika kala “Ya El Yelil” ile biz yaptık dansöz şovunu, tabi herkes kendi bildiğince.
Son beş dakikadan son bir dakikaya kadar geçen zamanı Siyah Maskeli Roy’u bana hediye eden mutsuz insanla saydık. Mutlu olmak için anı güzel kılmak mühimdi. Bırç’la yeni senenin başlangıcını paylaşmak güzeldi. Sonra Mabel’in iç gıdıklayan sesi huzura denkti. Onsuz İstanbul’un hep eksik kaldığını bildiğim kitap kurdum olan Bay Kahveci ile yapılan telefon görüşmeleri bu yıl da sürsün istediğim ilk şeydi. Geçen yıl birlikte olduğumuz Ayşe’nin beni çekiştirip kulağımı çınlatması o anın olmazsa olmazıydı. Gecenin ilerleyen anlarını gözy, feyz ve sedy ile paylaşmak ise paha biçilemezdi. Aslında özel olan tek şey insan evlatlarıyla güzelleşen ilk dakikalardı.
Yılbaşı gecesini keyifli kılansa uykuya dalana kadar olur olmadık her şey hakkında konuşabilmekti. Kareoke yaparken herkesin çok iyi sesi olduğunu düşünmesiydi. Benim bile... O an için umursamamaktı hiç bir şeyi.  Ahh unutmayayım bir de merak edilen olduğumu öğrenmek güzeldi. Sorular sorular sorular… Bir sürü soruya cevap vermekle geçti bütün bir gece. O gece görülen rüyalardan da hayır gelmedi haliyle.
Huzur bazen gözüne gözüne girer senin. Sabah uyanınca gördüğün kar taneleri cama vurur ve “uyan!” der sana. Başın ağrıdan hareket edemezken üstelik. Hatta “Kafamda mast dönemine girmiş binlerce fil tepişiyor.” diye adlandırılır o ağrı. Öyle bir ağrıyla huzura daha yakın uyandım ertesi öğlen. Güne kahveyle başladım. Bir yıl daha geçti derken canımın en köşesinden bütün bir seneyi özetleyen bir ileti aldım.

“Eski yıla dair unutulmayanlar:
ü  Canımmmm ben beğenmedim, sen yer misin?
ü  Sana kalmaz.
ü  Arkadaşınla düzgün konuş aptal/salak
ü  Barbie bebek değil burbery black kokusu dedi.
ü  Esra’nın sağlığına içelim.
ü  Dur bakayım, hakikaten geri zekâlı bu çocuk, mal bu mal.
ü  Hacı ben sana öyle mi dedim, ne zaman dedim hacı?
ü  Herkes ödevler yüzünden çok gergin ya…
ü  Sınıf nasıl beğendi ama çok orijinal oldu, biz yaparız kızım.
ü  Ölümlerden döndük bkz: pamuk ipliği.
ü  Tiroid mi, paratiroid mi, epilepsi mi?..
ü  Ha siz giren gruptunuz.
ü  Hocam Sümeyye grup istiyor.
ü  Şimdi kocaman bir güneş olalım.
ü  Ben ne dedim Benan, aynısını dedim.
ü  Hande ile göz göze geldim şu an.
ü  Ya bu hafta sonu olmasın, oyun var gelemem.
ü  Bunlar oyuna gidecek.
ü  O değil de Sümeyye hala not tutuyor.
ü  Bu bana bir tavırlı bir tavırlı…
ü  Hocam odanız çok güzelmiş. Benan çok methetti de…
ü  Hocam kaşlarımızı aldırırken gözyaşı bezlerimize zarar gelir mi?
ü  He 2 bilgisayar olsun Feyza, ona da ayağımla bakayım.
ü  Omzuma vurma aptal, zonam azdı.
ü  Arkadan sarıl.
ü  Bu ne ya böyle kız kıza el ele tutuşmalar fln.
ü  Kız yetenekli ya…
ü  Hocam Ayşenur’a tamamen katılıyoruz. Sonraki kare: Sen hocaya ne dedin Ayşenur?/ … dedim. /Yuh!
ü  Kafesin içine martı mı çizdin sen şimdi?
ü  Çocuğa limon mu sıktınız bravo!
ü  Ayy cin çarpmış bunu.
ü  E kaynımda da vardı.
ü  Bir puanla idiotu kaçırdın.
ü  Bu terlik Burçin’in gemisine benzemiş.
ü  N’apıyım at nalı gibi tırnakları var.
ü  Yosun bulaşığı gibi gözlerin.
ü  Esra, Benan, Feyza uyandınız mı?
ü  Feyza nerde kaldın?
ü  Benan’ı kim öpmüş?
ü  Canım kalkamadım midem bulandı, kustum.
ü  Hiç uyumadım dün gece. Sadece 2 saat uyudum!
ü  Öğretmenim uyurken bacağınıza dokunabilir miyim?
ü  12 buçukta toplantım var, ona göre.
ü  Senin adın ne gızım?
ü  Pisikoloci mi? ne alakası var pisikolociyle, çocuh bakıcısıyız biz.
ü  Kimse çocuk gelişimcisi geliyor alkışş demiyor.
ü  Kadınlarlan iş yapılmaz gızım…
Ve daha nice geri zekâlı, embesil, aptal eski yıl sona erdi. Yepyeni bir yıl geldi.”
Ne kadar saçma diyaloglar olsa da her anı özeldi. Kocaaa bir yılın mutlu, sağlıklı geçmeyeceği gün gibi belliydi. Bu sene için de aynısı geçerli. O yüzden kimseye mutlu yıllar demiyorum. Ayrıca, her zaman özel programlar yapmak gerekmiyor bazı şeyleri güzelleştirmek için. O anı özel kılacak insan evlatlarıyla birlikte olmak her şeye değiyor. Sadece yaşadığın o anda yanında özel insan evlatları olsun. O zaman huzuru bulursun.


AJANDAMDAN DİPNOT:  Yeni Yıl için alternatif mutluluk kaynakları:
Mutluluk için gençlik, güzellik, para, işte aşkta başarı falan gerekir diye dayatılır hep; oysa daha ne mutluluklar var. Bir çocuğun uykudaki gülücüğünü görmek (ki Kamerun’da wo-mba derlermiş), hafif serin hafif derin berrak bir denizde yüzmek, sevgilinin kokusunu ya da kuraklıktan sonra yağan ilk yağmura eşlik eden hoş kokuyu (petrichor denmiş İngilizcede) içine çekmek…

BENYDEN DİPNOT: Ve tabi ki de sevdiğin yemeğin damağında bıraktığı o lezzet vazgeçilmez bir mutluluk kaynağıdır.

Aralık 30, 2011

ikibinoniki adına

Şu an son zamanlarındayız. Yaşadığımız bu seneye girmeden önce bir soru sormuştum sana Joel. Hatırlıyor musun?
“Yeni yıla dair umutların var mı?”
Kısa, az ve özdü benim umutlarım. Ona rağmen çoğu kelimelere dökülmekten öteye gidemedi. Şimdi ise büyüyorum ve büyüdükçe azalıyorsa umutlarım; bu sene daha azını istiyorum.
Soluk almak: Soluk alacağım anlar yaşat bana.
Dinlenmek: Ben koşarken bana fark ettirmeden dizlerinin üstüne kıvrıldığım birini ver yanıma.
Aile olmak: Uzakta da olsalar yokluklarını aramayayım.
Yemek yemek: Yediğim her şeyin tadı damağımda kalsın.
Hediye almak: Herkes filleri çok sevdiğimi bilsin.
Nefes almak: Elimden kalemi ve kitaplarımı eksik edemediğim günlerim olsun.
Masallara inanmak: Müziğim susmasın, ben kaybolmayayım.
Posta kutusu: Bir mektup gelsin bana. Kimden olduğu, ne anlattığı çok önemli değil aslında. Kredi kartı ekstresi, reklam broşürleri dışında gerçek bir hikaye olsun kutuda. Her hikayeyi severim ben nasıl olsa.

Ötesi mi? Ötesi için sadece "fil in dı bilenks (fill in the blanks)" diyorum. Kısa metrajlı da olsa huzur'u anlatan sahnelerin içine koy beni. Geri kalan her şey için söz Master Card kullanacağım ;) 



YILDIZLI DİPNOT: Merak edenler için Joel'e söylenen ikibinonbir umutları aşağıdaki linkte saklı.

Aralık 25, 2011

insan evladı geliyor, alkış !

Bazen hem de hiç olmaması gereken bazenler de acıyor canımın bir köşesi.  
Evet, söylenilen her kelime sen farkında olmasan da birilerinin içinde gerçekleşen devrimin sebebiyken yine söylenilen her kelime sen farkında olmasan da birilerinin içinde gerçekleşen bir yıkımın sebebiydi ve aynı gökyüzüne baktığımız süre boyunca kelimeler bitmezdi. Bitmedi…
Öyle anlar geliyor ki kendime bile uzak kalıyorum. Yazarken nefes alan biri için ne kadar zor kesik kesik nefeslerle koşmaya çalışmak. Uzaklaşmak kendinden… Yetmiyor. Okumak, dinlemek yetmiyor karşındakini anlamaya. Onu telkin etmeye, söylenilen her sözün onun düşündüğü gibi olmadığına inandırmak yetmiyor. Ağzın, elin, kalemin ne kadar edebiyat yaparsa yapsın öyle anlar geliyor ki bildiğin ve düşüncesizce söylediğin her kelimeye lanetler okuyorsun.
Evet, insanlardan daha yakın olan kelimelerime lanetler okuyorum öylesi anlarda. Beni düşüneni düşünemediğim anlardayken konuşmak o kadar güç ki… Konuşamıyorum.
En güzel anları mahvedebilme yetisine sahip olduğum günlerdeyim. Burnu havada bir fil gibi görmüyor gözüm önümü, yıkıp geçiyorum cüsseli gövdemle ayaklarımın dibine gelen her şeyi. Cümlelerim hep devrik. Devriliyor bana dayanan tüm bedenler. Devirdiğim tüm kelimeler adına özür diliyorum o bedenlerden, özellikle de bu geceden…
Her şeyi adımı bile unutup uyumam gerek bir süre ve bazı sözler uykuda bile söylenmemeli belki de…
Hayat yoruyor ve bazen hem de hiç olmaması gereken bazenler de acıtıyorum CANIMIN BİR KÖŞESİNİ.
En çokta gözlerim acıyor.
                                           
YILDIZLI DİPNOT: Bu gece gerçekten burnu havada olan bir filim oldu. Hem de kocaman. Üzerinde sarı simleri olanından. Öyle de bir anım var işte.                              

Kasım 10, 2011

oysa ben hep korktum. kimseler bilmedi.


Bazen görmek istemiyorsun gerçekleri. Senin görmediğini de görmüyor kimseler. Ahh bilmiyorlar görülmeyen güçleri…

            Yapılmamış olan her neyse hayatında hepsini yakın kılarmış korkuların sana. O cümleyi okuduğum an anladım. On beş yaşlarımdaydım. Okuduğum onlarca satırın içinde o cümlede öylece dura kaldım. Sonrası mı? Kocaman bir boşluk… 

            “ Yâ eyyuhellezîne âmenustainû bis sabri ves salâti innallâhe meas sâbirîn. ” (Bakara2, 153) Kelimelerden korkabileceğimi öğrendiğim geceydi. “  Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” diyordu Kutsal Kitap. Anlamını öğrendiğimde ağlamaya başladım. Yıllar sonra aynı cümleden korkan birini gördüğümde de oturup saatlerce ağlayacağımı bilmeden üstelik. Sonraki günler hep sabretmeye zorladım kendimi. Ahh anlamıyordu kimseler sabırsız birinin korkusu ne zor olur…

            Bazen hatırlamak istemiyorsun gerçekleri. Senin hatırlamadığını da hatırlamıyor kimseler. Ara sıra açıp bir cümle seçiyorum o cümleden korktuğumdan beri kendime. Bana ait olsun ilk cümleyi unutayım diye. Olmuyor. Her cümle ona yöneliyor sanki. Koşmaya başlıyorum sonra. Korkularımla birlikte çok gerimde kalsın istiyorum. Ahh hissedemiyordu kimseler ne kadar yorgundu kalbim…

            Hiç olmadık bir gün hiç olmadık arkadaşlarıma itiraf ederken buldum kendimi. Alakası olmayan bir konu içindeyken üstelik… Yıllarca kendime söyleyemediğim kelimeleri ilk onlara söyledim. Korkularımı, sırf bu yüzden sabrediyormuş gibi yaptığım çelişkili anlarımı ve hepsini yaramazlığımın arkasına saklayışımı… Ahh kabullenmedi hiçbiri deli cesareti olan birinin korkularını… 

            Sonra bir gün her şey şekil değiştirdi. Yine koşmaya başladığım günlerdendi. Aynı cümleyi, aynı korkuyu gördüm, okudum birinin kalbinde. Neredeyse aynı kelimelerle anlatışı kendini… Ağlattı beni. Yıllar önceki gibi saatlerce, bir kafenin ortasında hiç yadırgamadan kendi halimi…  Ahh dedim içimden hissediyor birileri, birilerinin de kalbi acıyor bak senin gibi…

            Beni kafede ağlarken gören garson yanıma geldi ve:

-          Üzülmeyin hanımefendi. Eğer sevgiliniz terk etti diye ağlıyorsanız hele hiç üzülmeyin. Sizin gibi güzel ve naif bir bayan daha iyilerine layıktır her zaman. Bir kahve daha alır mıydınız? Müessesemizden olsun. Buyurun size mendil de vereyim.

           Salya sümük ağlarken garsonun o tavrı üzerine kahkaha atarak çıktım kafeden. Bundan böyle korkularımın üzerinde yürümeyi öğrenmem gerekiyordu. Belki de en sırıtık halimle…

 ***

Yazının en dip notu: Bu yazı; kilometrelerce uzakta olduğu halde bunca hissin kelimelere dökülmesine sebep olan sevgili E. Harmancı ’ya ithaf edilmiştir.
Yıldızlı dip not: Söylenilen her kelime sen farkında olmasan da birilerinin içinde gerçekleşen devrimin sebebiydi ve aynı gökyüzüne baktığımız süre boyunca kelimeler bitmezdi.